Son Yazılarım
Kategorilerim
Arkadaşlarım
Bağlantılarım
EDEBİYAT AKIMLARI
Aynı görüşte olan sanatçıların bir araya gelerek, belirledikleri ilkeler doğrultusunda yapıt ortaya koymalarıyla ortaya çıkmış edebi anlayışlardır. Edebiyat akımlarının oluşmasında toplumsal değişmeler ve gelişmeler, bilimsel ve teknolojik yenilikler, bireysel özelliklerdeki farklılaşmalar etkili olmuştur. Genellikle birbirlerine tepki olarak ortaya çıkan edebiyat akımlarının temsilcileri, akımlarının ilkelerini kendileri belirlemiştir.
Avrupa'da edebi akımlar başlamadan önce, iki önemli düşünce ve sanat anlayışı vardı: Hümanizm ve Rönesansçılık
HÜMANİZM:
* İnsana değer vermek esastır.
* Tabiatı Tanrı yaratmıştır düşüncesi kabul edilmiştir.
* İnsanı sevip onu yüceltme.
* Dante bu düşüncenin temsilcisidir.
RÖNESANSÇILAR:
* Hem hümanizmin getirdiklerin hem de 16.yy. bilim ve akılcılığını benimsemişlerdir.
* Özgürlük düşüncesini geliştirirler.
* Petrarca, Montaigne, Bocan, Cervantes, Shakspeare bu dönemde eser verirler.
* 17.yy ortalarında Fransa'da ortaya çıkan edebiyat akımıdır.
* Akla ve sağduyuya değer verirler.
* İnsandaki tabiata, insanların iç dünyasına saygı göstermek esastır,
* Konularını eski Yunan ve Latin edebiyatından alırlar.
* Kahramanları seçkin kişilerdir. Sıradan insanlara eserlerinde yer vermezler.
* Önemli olan konu değil konunun işleniş biçimidir
* Dil, üslup kusursuz bir şekilde işlenmiştir. Dil açık, yalın ve soyludur.
* Sanat için sanat görüşünü savunurlar.
* Sanatçı eserde kendini gizler.
* Tiyatroda üç birlik kuralına uyulur.(olay, zaman, mekân)
* Bu akımın en önemli temsilcileri: Moliere, Corneille, Racine, La Fontaine, La Bruyere, Daniel Defoe, Boileau, Malharbe, Madam De La Fayette, Fenelon, Bousset
* Türk edebiyatında ise Şinasi ve Ahmet Vefik Paşa 'dır. Şinasi'nin La Fontaine'den; Ahmet Vefik Paşa'nın da Moliere den yaptığı çeviri ve adapteler klasisizmi edebiyatımızda tanıtmıştır.
* Fransa'da 1830 yıllarında klasizme tepki olarak doğmuştur.
* Klasik edebiyatın kural ve şekilleri bırakılır.
* Konular eski Yunan ve Latin edebiyatı yerine Hıristiyanlıktan tarihten ve günlük yaşamından alınır.
* Akıl yerine duygulara ve hayallere önem verirler.
* Sanatçılar kendi eserlerinin kişiliklerini gizlemezler.
* Sanat toplum içindir görüşünü benimsemişlerdir.
* Tabiat önemlidir. Gözlem ve tasvire önem verilir.
* Konular işlenirken iyi, kötü, doğru, yanlış gibi karşıtlıklardan yararlanırlar.
* Üç birlik kuralı terk edilir.
* Temsilcileri: Voltaire, Shakespeare, Lord Byron, Goethe, Schiller, Jean Jacques Rousseau, Chateaubriand, Madame de Stael, Lamartine, Victor Hugo, Aleksandre Dumas Pere, Alfred de Musset, Alfred de Vigny, Aleksandre Puşkin.
* Türk edebiyatında ise Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem (şiirde)
* 19.yy'ın ikinci yarısında Fransa'da romantizme tepki olarak doğmuştur.
* Konu gerçekten alınır. Olay ve kişiler yaşanan ve yaşayan kişilerin benzerleridir
* Kişilerin ruhi davranışlarını etkileyen onların kişiliklerini çizen çevre ve ortamın tanıtılmasına önem verilir.
* Betimlemeler yazarın gözüyle yapılmaz kahramanın gözüyle yapılır.
* His ve hayale kapılmadan toplum gerçeklerini olduğu gibi yansıtır.
* Sanat için sanat görüşünü savunurlar.
* Hikâye ve Romanda uygulanır.
* Temsilcileri: Gustave Flaubert, Stendhal, Honore de Balzac, Daniel Defoe, Charles Dickens, Hemingway, Turgenyev, Çehov, Gorki, Gogol, Tolstoy, Dostoyevski.
*Türk edebiyatında ise; Recaizade Mahmut Ekrem (roman ve öyküde), Samipaşazade Sezai, Mehmet Akif Ersoy, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar.
* Determinizm anlayışını romana getiren bu akım 19. asrın ikinci yarısında Fransa'da ortaya çıkmıştır.
* Determinizme göre tabiat olaylarında aynı sebepler aynı sonucu doğurur. Natüralistler, Determinizmi topluma ve insan uyguladılar.
* Toplum büyük bir laboratuar, insan deney konusu, sanatçı da bilgin sayıldı.
* İnsan kişiliğini anlatabilmek için soya çekim yasalarından ve toplum biliminden yararlandılar.
* Romanlarda kahramanların portreleri ince ayrıntılarına kadar verilir.
* Yazar eserde kişiliğini gizler.
* Gözlem ve tasvir önemlidir.
* Eserlerinde hayatı bütün yönüyle anlatırlar.
* Bedenden ayrı bir ruh yoktur.
* Dil her seviyedeki insanın anlayabileceği bir düzeyde tutulmuştur
* Sanat toplum içindir anlayışı doğrultusunda eserler verilmiştir.
* Temsilcileri: Emile Zola, Guy De Maupassant, Alphonse Daudet, John Steinbeck, Goncourt Kardeşler,
* Türk edebiyatında ise; Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nabizade Nazım, Beşir Fuat
* Romantik şiir anlayışı ile Fransa'da ortaya çıkmıştır.
* Doğal güzelliğe ve dış görünüşe büyük önem verir.
* Sanat sanat içindir ilkesini savunmuştur.
* Nesneleri dış görünüşünü aktarmışlardır.
* Kelimeler seçilerek kullanılır. Kelimelerin sıralayışı ve ahenk önemlidir.
* Kafiye ve Redife önem verilir.
* Romantizm'de bırakılan eski Yunan ve Latin kültürüne dönüşmüştür.
* Temsilcileri: Gauthier, Theodore Debanvaille, Francois Coppee, Jose Maria De Heredia, Sully Prudhomme
* Türk edebiyatında ise; Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Yahya Kemal
* 19.yy'ın son çeyreğinde ortaya çıkmıştır.
* Nesneleri olduğu gibi anlatmak mümkün değildir. Nesneler değişerek anlatılabilir.
* Anlatımda sözlerin sözlük anlamından bıkan sembolistler yaşatmaya çalışırlar.
* Şiirde anlam açıklığından kaçındılar.
* Şiir anlaşılmak için değil hissedilmek içindir.
* Şiirde alaca karanlık üzüntü ve ay ışığı, gün doğumu, gün batımı gibi belli belirsiz varlıklar görüntüleri yansıtırlar.
* Şiirde musiki her şeyden önce musiki ilkesini savundular.
* Sanat için sanat anlayışına bağlılardır.
* Dil herkesin anlayacağı seviyede değil oldukça ağırdır.
* Temsilcileri: Baudelaire, Mallarme, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Paul valery, Edgar Ailen Poe
* Türk edebiyatında ise; Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Cenap Sahabettin
Realizm, natüralizm ve parnasizm akımlarına tepki olarak doğmuştur. Freud'un "psikanaliz kuramı'nın edebiyata uyarlanmış biçimidir. Akımın bilgi ve esin kaynağı olan Freud'a göre, insanoğlunun dış dünyadan edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş, rüya, yarı rüya durumunda çözülerek ortaya çıkar. Akımın kurucusu olan Andre Breton bu akımı şöyle tanımlamıştır: "Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır."
* Kelime anlamı "gerçek üstüncülük" demek olan bu akım 1924'te Fransa'da çıkmıştır.
* Sürrealistler Sigmund Freud'un etkisinde kalmışlardır.
* Bilinçaltı rüyada ortaya çıkar.
* Hipnotize edilmiş insanlara şiir söylettiler.
* Akıl ve mantık değersizdir. İnsanı yönlendiren İçgüdü, bilinçaltıdır demişlerdir.
* Temsilcileri: Andre Breton, Luis Aragon, Paul Eluard, Philippe Soupault, Rene Char
* Türk edebiyatında ise; Orhan Veli ve arkadaşları, Cemal Süreyya, İlhan Berk (İkinci Yeniciler), Oktay Rifat
EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)
19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış, Fransa'da gelişmiş; daha çok; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini göstermiştir. Empresyonistler, varlığın gerçek ve nesnel yanını değil, sanatçıda uyandırdığı izlenimleri anlatma amacını gütmüşlerdir. Bu izlenim, sanatçıdan sanatçıya değiştiği için, ortaya konan sanat yapıtı, onu ortaya koyanın kişiliğini yansıtır. Yapıtlarında kendi iç dünyalarını dile getirdikleri için, çevreyi saran evrene ve dış dünyaya karşı ilgisizdirler.
* Duyularımızın dış evreni bize olduğu gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırdığı kabul edilmiştir.
* Sanatçılar, yapıtlarında, dış dünyada gördüklerinin gerçek yönünü değil; "kendilerinde uyandırdığı izlenimleri" anlatmışlardır.
* Dünya edebiyatında temsilcileri: Rainer Maria Rilke, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud
EKSPRESYONİZM (DIŞAVURUMCULUK)
Birinci dünya savaşından sonra, empresyonizme tepki olarak doğmuş, Alman sinemasında uygulanmıştır. Çevremizi saran evrene ve dünyaya karşı ilgisiz görünen bu akım, insanın iç dünyasını ve bütün duygularını en gizli ve çıplak yönleriyle, olduğu gibi anlatır. Gerçekler her insana göre değişik olduğu için önemli olanı sanatçının kişiliğini ve gerçekleri kendine göre dile getirmesidir.
* Sanatçılar, kendi içlerine kapanıp kendilerini gözlemlemiş, iç gözleme önem vermişlerdir.
* Bireyin en gizli yönlerini açığa vuran bir anlatım yolu kullanılmıştır.
* Yapıtlarda, fantastik ve korkunç olaylar anlatılmıştır.
* Amaç, insanların ruhsal durumlannın ortaya konmasıdır.
* Dünya edebiyatında başlıca temsilcileri: Franz Kafka, Thomas Stearns Eliot, James Joyce
KÜBİZM
20. yüzyılın başında empresyonizme tepki olarak ortaya çıkmış ve daha çok, resimde kendini göstermiştir. Yazın alanın da, özellikle şairler, ressam Picasso'nun da etkisiyle bir anlayış geliştirmişlerdir. Buna göre şairler, dış dünyayı izleyip olup bitenleri iyi saptamak zorundadır. Onlara göre dünyadaki küçük olaylan ve anlamları yakalamak gerekir "Söylenmemiş olanı", "görülmemiş olanı" gün ışığına çıkarmak, aklın değil düş gücünün yapacağı iştir.
* Varlığın, dış görünüşüyle birlikte iç dünyasının betimlenmesi amaçlanmıştır.
* Sanatçılar, anlatımı canlı kılmak için, yapıtlarında duygularla olayları karıştırarak yansıtmışlardır.
* Dünya edebiyatında temsilcileri: Apollinaire, Max Jacob, Jean Cocteau, Blaise Cendrars
20. yüzyılda ortaya çıkmış, makineyi ve hızı edebiyata taşıyan edebiyat akımıdır. I. Dünya Savaşı başlamadan ortaya çıkan bu akım, "geçmişten kopuşu, yenilik ve değişikliğe yönelişi" ilke edinmiştir.
* Geleceği makineleştiren sanattır.
* 20.yy. başında Marinetti tarafından kurulmuştur.
* Geçmişin sanat değerlerini bırakmalı ve yeni anlatım biçimleri bulmalı.
* Makinalaşma çalışmaları kutsallığı savunulmalıdır.
* Temsilcileri: Marinetti ve Mayatovski
* Türk edebiyatında ise: Nazım Hikmet
Egzistansiyalizm, kökü İlkçağ Yunan felsefesine kadar uzanan bir felsefe sistemidir. İkinci Dünya Savaşı'nın son yıllarında bağımsız bir felsefe olarak ortaya çıkmıştır. Felsefe ve edebiyat alanında en önemli temsilcisi ve kurucusu Jean Paul Sartre'dır. Bu akıma göre, insan kendi özünü kendisi seçer. Bu görüş şöyle özetlenebilir: "Var" olma "öz"den önce gelir; yani, insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra olmak istediği gibi olur. Egzistansiyalizmin bu anlayışı, Nietzsche nin, "Her insan, tarihte eşi bir daha tekrarlanmayacak biricik harikadır.'' sözünde, özlü ifadesini bulur.
* Var olmayı her şeyden önce görenlerdir. Bu akıma var oluşçuluk da denir.
* İnsan kendi değerlerini kendi oluşturabileceğini bilmelidir.
* İnsan bütünüyle özgür olmalıdır.
* Temsilcileri: Jean Paul Sartre, Albert Camus, Andre Gide, Samuel Beckett, Franz Kafka
20. yüzyılın ilk çeyreğinde Tristan Tzara adlı gencin etrafında toplanan bir grup şair; "dada" sözcüğünü, kurmak istedikleri akıma ad olarak seçmiş ve dadaizmi kurmuşlardır. Fransızca bir sözcük olan dada, çocukların binerek oynadıkları "ağaç parçası, tahta at" anlamına gelir. Düzensiz sözcük ve imgelerin kullanıldığı bu akım, Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkıcı ortamda düş kırıklığına uğrayan aydın ve sanatçıların bir başkaldırısı olarak doğmuştur. Bir başka deyişle iki dünya savaşı arasında varlık gösteren ve toplumu uyuşukluktan kurtarma çabası güden bir harekettir.
* Aklın hiçbir değerinin olmadığı söylenmiş, hiçbir şeyin doğruluğuna ve varlığına inanılmamış, her şeye kuşkuyla bakılmıştır.
* Dil ve estetik kuralları bir yana bırakılarak kuralsızlık ilkesi benimsenmiştir.
* Kelimeleri rasgele kullanmak suretiyle oluşan şiirlere denir.
* Temsilcileri: Tristan Tzara, Breton, Aragon
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
EDEBİYAT AKIMLARI
Aynı görüşte olan sanatçıların bir araya gelerek, belirledikleri ilkeler doğrultusunda yapıt ortaya koymalarıyla ortaya çıkmış edebi anlayışlardır. Edebiyat akımlarının oluşmasında toplumsal değişmeler ve gelişmeler, bilimsel ve teknolojik yenilikler, bireysel özelliklerdeki farklılaşmalar etkili olmuştur. Genellikle birbirlerine tepki olarak ortaya çıkan edebiyat akımlarının temsilcileri, akımlarının ilkelerini kendileri belirlemiştir.
Avrupa'da edebi akımlar başlamadan önce, iki önemli düşünce ve sanat anlayışı vardı: Hümanizm ve Rönesansçılık
HÜMANİZM:
* İnsana değer vermek esastır.
* Tabiatı Tanrı yaratmıştır düşüncesi kabul edilmiştir.
* İnsanı sevip onu yüceltme.
* Dante bu düşüncenin temsilcisidir.
RÖNESANSÇILAR:
* Hem hümanizmin getirdiklerin hem de 16.yy. bilim ve akılcılığını benimsemişlerdir.
* Özgürlük düşüncesini geliştirirler.
* Petrarca, Montaigne, Bocan, Cervantes, Shakspeare bu dönemde eser verirler.
* 17.yy ortalarında Fransa'da ortaya çıkan edebiyat akımıdır.
* Akla ve sağduyuya değer verirler.
* İnsandaki tabiata, insanların iç dünyasına saygı göstermek esastır,
* Konularını eski Yunan ve Latin edebiyatından alırlar.
* Kahramanları seçkin kişilerdir. Sıradan insanlara eserlerinde yer vermezler.
* Önemli olan konu değil konunun işleniş biçimidir
* Dil, üslup kusursuz bir şekilde işlenmiştir. Dil açık, yalın ve soyludur.
* Sanat için sanat görüşünü savunurlar.
* Sanatçı eserde kendini gizler.
* Tiyatroda üç birlik kuralına uyulur.(olay, zaman, mekân)
* Bu akımın en önemli temsilcileri: Moliere, Corneille, Racine, La Fontaine, La Bruyere, Daniel Defoe, Boileau, Malharbe, Madam De La Fayette, Fenelon, Bousset
* Türk edebiyatında ise Şinasi ve Ahmet Vefik Paşa 'dır. Şinasi'nin La Fontaine'den; Ahmet Vefik Paşa'nın da Moliere den yaptığı çeviri ve adapteler klasisizmi edebiyatımızda tanıtmıştır.
* Fransa'da 1830 yıllarında klasizme tepki olarak doğmuştur.
* Klasik edebiyatın kural ve şekilleri bırakılır.
* Konular eski Yunan ve Latin edebiyatı yerine Hıristiyanlıktan tarihten ve günlük yaşamından alınır.
* Akıl yerine duygulara ve hayallere önem verirler.
* Sanatçılar kendi eserlerinin kişiliklerini gizlemezler.
* Sanat toplum içindir görüşünü benimsemişlerdir.
* Tabiat önemlidir. Gözlem ve tasvire önem verilir.
* Konular işlenirken iyi, kötü, doğru, yanlış gibi karşıtlıklardan yararlanırlar.
* Üç birlik kuralı terk edilir.
* Temsilcileri: Voltaire, Shakespeare, Lord Byron, Goethe, Schiller, Jean Jacques Rousseau, Chateaubriand, Madame de Stael, Lamartine, Victor Hugo, Aleksandre Dumas Pere, Alfred de Musset, Alfred de Vigny, Aleksandre Puşkin.
* Türk edebiyatında ise Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem (şiirde)
* 19.yy'ın ikinci yarısında Fransa'da romantizme tepki olarak doğmuştur.
* Konu gerçekten alınır. Olay ve kişiler yaşanan ve yaşayan kişilerin benzerleridir
* Kişilerin ruhi davranışlarını etkileyen onların kişiliklerini çizen çevre ve ortamın tanıtılmasına önem verilir.
* Betimlemeler yazarın gözüyle yapılmaz kahramanın gözüyle yapılır.
* His ve hayale kapılmadan toplum gerçeklerini olduğu gibi yansıtır.
* Sanat için sanat görüşünü savunurlar.
* Hikâye ve Romanda uygulanır.
* Temsilcileri: Gustave Flaubert, Stendhal, Honore de Balzac, Daniel Defoe, Charles Dickens, Hemingway, Turgenyev, Çehov, Gorki, Gogol, Tolstoy, Dostoyevski.
*Türk edebiyatında ise; Recaizade Mahmut Ekrem (roman ve öyküde), Samipaşazade Sezai, Mehmet Akif Ersoy, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar.
* Determinizm anlayışını romana getiren bu akım 19. asrın ikinci yarısında Fransa'da ortaya çıkmıştır.
* Determinizme göre tabiat olaylarında aynı sebepler aynı sonucu doğurur. Natüralistler, Determinizmi topluma ve insan uyguladılar.
* Toplum büyük bir laboratuar, insan deney konusu, sanatçı da bilgin sayıldı.
* İnsan kişiliğini anlatabilmek için soya çekim yasalarından ve toplum biliminden yararlandılar.
* Romanlarda kahramanların portreleri ince ayrıntılarına kadar verilir.
* Yazar eserde kişiliğini gizler.
* Gözlem ve tasvir önemlidir.
* Eserlerinde hayatı bütün yönüyle anlatırlar.
* Bedenden ayrı bir ruh yoktur.
* Dil her seviyedeki insanın anlayabileceği bir düzeyde tutulmuştur
* Sanat toplum içindir anlayışı doğrultusunda eserler verilmiştir.
* Temsilcileri: Emile Zola, Guy De Maupassant, Alphonse Daudet, John Steinbeck, Goncourt Kardeşler,
* Türk edebiyatında ise; Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nabizade Nazım, Beşir Fuat
* Romantik şiir anlayışı ile Fransa'da ortaya çıkmıştır.
* Doğal güzelliğe ve dış görünüşe büyük önem verir.
* Sanat sanat içindir ilkesini savunmuştur.
* Nesneleri dış görünüşünü aktarmışlardır.
* Kelimeler seçilerek kullanılır. Kelimelerin sıralayışı ve ahenk önemlidir.
* Kafiye ve Redife önem verilir.
* Romantizm'de bırakılan eski Yunan ve Latin kültürüne dönüşmüştür.
* Temsilcileri: Gauthier, Theodore Debanvaille, Francois Coppee, Jose Maria De Heredia, Sully Prudhomme
* Türk edebiyatında ise; Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Yahya Kemal
* 19.yy'ın son çeyreğinde ortaya çıkmıştır.
* Nesneleri olduğu gibi anlatmak mümkün değildir. Nesneler değişerek anlatılabilir.
* Anlatımda sözlerin sözlük anlamından bıkan sembolistler yaşatmaya çalışırlar.
* Şiirde anlam açıklığından kaçındılar.
* Şiir anlaşılmak için değil hissedilmek içindir.
* Şiirde alaca karanlık üzüntü ve ay ışığı, gün doğumu, gün batımı gibi belli belirsiz varlıklar görüntüleri yansıtırlar.
* Şiirde musiki her şeyden önce musiki ilkesini savundular.
* Sanat için sanat anlayışına bağlılardır.
* Dil herkesin anlayacağı seviyede değil oldukça ağırdır.
* Temsilcileri: Baudelaire, Mallarme, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Paul valery, Edgar Ailen Poe
* Türk edebiyatında ise; Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Cenap Sahabettin
Realizm, natüralizm ve parnasizm akımlarına tepki olarak doğmuştur. Freud'un "psikanaliz kuramı'nın edebiyata uyarlanmış biçimidir. Akımın bilgi ve esin kaynağı olan Freud'a göre, insanoğlunun dış dünyadan edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş, rüya, yarı rüya durumunda çözülerek ortaya çıkar. Akımın kurucusu olan Andre Breton bu akımı şöyle tanımlamıştır: "Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır."
* Kelime anlamı "gerçek üstüncülük" demek olan bu akım 1924'te Fransa'da çıkmıştır.
* Sürrealistler Sigmund Freud'un etkisinde kalmışlardır.
* Bilinçaltı rüyada ortaya çıkar.
* Hipnotize edilmiş insanlara şiir söylettiler.
* Akıl ve mantık değersizdir. İnsanı yönlendiren İçgüdü, bilinçaltıdır demişlerdir.
* Temsilcileri: Andre Breton, Luis Aragon, Paul Eluard, Philippe Soupault, Rene Char
* Türk edebiyatında ise; Orhan Veli ve arkadaşları, Cemal Süreyya, İlhan Berk (İkinci Yeniciler), Oktay Rifat
EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)
19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış, Fransa'da gelişmiş; daha çok; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini göstermiştir. Empresyonistler, varlığın gerçek ve nesnel yanını değil, sanatçıda uyandırdığı izlenimleri anlatma amacını gütmüşlerdir. Bu izlenim, sanatçıdan sanatçıya değiştiği için, ortaya konan sanat yapıtı, onu ortaya koyanın kişiliğini yansıtır. Yapıtlarında kendi iç dünyalarını dile getirdikleri için, çevreyi saran evrene ve dış dünyaya karşı ilgisizdirler.
* Duyularımızın dış evreni bize olduğu gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırdığı kabul edilmiştir.
* Sanatçılar, yapıtlarında, dış dünyada gördüklerinin gerçek yönünü değil; "kendilerinde uyandırdığı izlenimleri" anlatmışlardır.
* Dünya edebiyatında temsilcileri: Rainer Maria Rilke, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud
EKSPRESYONİZM (DIŞAVURUMCULUK)
Birinci dünya savaşından sonra, empresyonizme tepki olarak doğmuş, Alman sinemasında uygulanmıştır. Çevremizi saran evrene ve dünyaya karşı ilgisiz görünen bu akım, insanın iç dünyasını ve bütün duygularını en gizli ve çıplak yönleriyle, olduğu gibi anlatır. Gerçekler her insana göre değişik olduğu için önemli olanı sanatçının kişiliğini ve gerçekleri kendine göre dile getirmesidir.
* Sanatçılar, kendi içlerine kapanıp kendilerini gözlemlemiş, iç gözleme önem vermişlerdir.
* Bireyin en gizli yönlerini açığa vuran bir anlatım yolu kullanılmıştır.
* Yapıtlarda, fantastik ve korkunç olaylar anlatılmıştır.
* Amaç, insanların ruhsal durumlannın ortaya konmasıdır.
* Dünya edebiyatında başlıca temsilcileri: Franz Kafka, Thomas Stearns Eliot, James Joyce
KÜBİZM
20. yüzyılın başında empresyonizme tepki olarak ortaya çıkmış ve daha çok, resimde kendini göstermiştir. Yazın alanın da, özellikle şairler, ressam Picasso'nun da etkisiyle bir anlayış geliştirmişlerdir. Buna göre şairler, dış dünyayı izleyip olup bitenleri iyi saptamak zorundadır. Onlara göre dünyadaki küçük olaylan ve anlamları yakalamak gerekir "Söylenmemiş olanı", "görülmemiş olanı" gün ışığına çıkarmak, aklın değil düş gücünün yapacağı iştir.
* Varlığın, dış görünüşüyle birlikte iç dünyasının betimlenmesi amaçlanmıştır.
* Sanatçılar, anlatımı canlı kılmak için, yapıtlarında duygularla olayları karıştırarak yansıtmışlardır.
* Dünya edebiyatında temsilcileri: Apollinaire, Max Jacob, Jean Cocteau, Blaise Cendrars
20. yüzyılda ortaya çıkmış, makineyi ve hızı edebiyata taşıyan edebiyat akımıdır. I. Dünya Savaşı başlamadan ortaya çıkan bu akım, "geçmişten kopuşu, yenilik ve değişikliğe yönelişi" ilke edinmiştir.
* Geleceği makineleştiren sanattır.
* 20.yy. başında Marinetti tarafından kurulmuştur.
* Geçmişin sanat değerlerini bırakmalı ve yeni anlatım biçimleri bulmalı.
* Makinalaşma çalışmaları kutsallığı savunulmalıdır.
* Temsilcileri: Marinetti ve Mayatovski
* Türk edebiyatında ise: Nazım Hikmet
Egzistansiyalizm, kökü İlkçağ Yunan felsefesine kadar uzanan bir felsefe sistemidir. İkinci Dünya Savaşı'nın son yıllarında bağımsız bir felsefe olarak ortaya çıkmıştır. Felsefe ve edebiyat alanında en önemli temsilcisi ve kurucusu Jean Paul Sartre'dır. Bu akıma göre, insan kendi özünü kendisi seçer. Bu görüş şöyle özetlenebilir: "Var" olma "öz"den önce gelir; yani, insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra olmak istediği gibi olur. Egzistansiyalizmin bu anlayışı, Nietzsche nin, "Her insan, tarihte eşi bir daha tekrarlanmayacak biricik harikadır.'' sözünde, özlü ifadesini bulur.
* Var olmayı her şeyden önce görenlerdir. Bu akıma var oluşçuluk da denir.
* İnsan kendi değerlerini kendi oluşturabileceğini bilmelidir.
* İnsan bütünüyle özgür olmalıdır.
* Temsilcileri: Jean Paul Sartre, Albert Camus, Andre Gide, Samuel Beckett, Franz Kafka
20. yüzyılın ilk çeyreğinde Tristan Tzara adlı gencin etrafında toplanan bir grup şair; "dada" sözcüğünü, kurmak istedikleri akıma ad olarak seçmiş ve dadaizmi kurmuşlardır. Fransızca bir sözcük olan dada, çocukların binerek oynadıkları "ağaç parçası, tahta at" anlamına gelir. Düzensiz sözcük ve imgelerin kullanıldığı bu akım, Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkıcı ortamda düş kırıklığına uğrayan aydın ve sanatçıların bir başkaldırısı olarak doğmuştur. Bir başka deyişle iki dünya savaşı arasında varlık gösteren ve toplumu uyuşukluktan kurtarma çabası güden bir harekettir.
* Aklın hiçbir değerinin olmadığı söylenmiş, hiçbir şeyin doğruluğuna ve varlığına inanılmamış, her şeye kuşkuyla bakılmıştır.
* Dil ve estetik kuralları bir yana bırakılarak kuralsızlık ilkesi benimsenmiştir.
* Kelimeleri rasgele kullanmak suretiyle oluşan şiirlere denir.
* Temsilcileri: Tristan Tzara, Breton, Aragon
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
BAĞLAIŞIKLIK :
Bir cümlede veya metinde, kelimelerin dil bilgisi kurallarına göre bir araya gelmesi ve kullanılmasına bağlaşıklık denir.
Örneğin; "Arkadaşımın kitabını çok sevdiğim için dolabımda saklıyorum." cümlesini ele alalım. Bu metinde "arkadaşımın kitabı" dil bilgisi kuralına göre belirtili isim tamlaması adını alır. Konuşan veya yazan kişi metinde ifade edilen göstergeyi söylemek istiyorsa bu tamlamayı kurmak zorundadır. Bu tamlamanın kurulması ise yerleşik dil kurallarına bağlıdır. Bu kural değişmez; isterse konuşan ve yazan kişi birinci göstergeyi başka göstergelerle değiştirebilir. Örneğin; arkadaş yerine dost, kardeş öğretmen, anne vs. diyebilir ama bu tamlamalarda da aynı çekim eklerini kullanmak zorundadır. Gene aynı kişi "sevdiğim için" edat grubunu kullanacaksa bu metinde "için" edatını "sevdiğimden sonra getirmek zorundadır. Yani kişi metni şöyle kuramaz, kurduğu zaman bununla bir ileti sağlayamaz:
"Arkadaşımın kitabını sevdiğim çok için dolabımda saklıyorum."
Dikkat edilirse bu metinde "çok" kelimesi ancak isim ve sıfatları nitelediğinde kullanılabilir ve böylece dil bilgisi kurallarına uymuş oluruz. Dile ait bu kurallar bizden önce vardır ve dile yerleşmiştir.
Bundan dolayı metni şöyle oluşturamıyoruz:
"Arkadaşımın çok kitabını için sevdiğim dolabımda saklıyorum."
Bu örnekten de anlıyoruz ki bağlaşıklık ilkesinin bozulması bağdaşıklık ilkesini de bozar. Konuşan veya yazan kişi, kelimeleri kullanmada bağlaşıklık ilkesine göre bağdaşıklıkta daha serbesttir. Çünkü anlamlı olan her bağdaşıklık ona bir serbestlik getirir. Ancak kişi gene de göstergeler arasında sonsuz sayıda bağdaşıklık kuramaz. Bu, teorik olarak mümkünse de işlevsel değildir.
Burada alışılmamış bağdaştırmalar kurdukları için anlaşılmaz bulunan ve tenkit edilen II.Yeni şairlerini hatırlamalıyız.
Örnek:
Tanrı Kulundan Dilediklerim
Tanrı kulu iyi adam değildir...
Tanrı kulu iyi değildir adam...
Tanrı kulu adam değildir iyi...
Tanrı kulu adam iyi değildir...
Tanrı kulu değildir adam iyi...
Tanrı kulu değildir iyi adam...
iyi Tanrı kulu adam değildir...
İyi Tanrı kulu değildir adam...
İyi adam değildir Tanrı kulu...
İyi adam Tanrı kulu değildir...
İyi değildir adam Tanrı kulu...
İyi değildir Tanrı kulu adam...
Adam Tanrı kulu iyi değildir...
Adam Tanrı kulu değildir iyi...
Adam iyi değildir Tanrı kulu...
Adam iyi Tanrı kulu değildir...
Adam değildir Tanrı kulu iyi...
Adam değildir iyi Tanrı kulu...
Değildir iyi Tanrı kulu adam...
Değildir iyi adam Tanrı kulu...
Değildir adam iyi Tanrı kulu...
Değildir adam Tanrı kulu iyi...
Değildir Tanrı kulu adam iyi...
Değildir Tanrı kulu iyi adam... Necip Fazıl Kısakürek
Etkinlik
Yukandaki metinden anlamlı bağdaşıklıktan seçiniz ve bulduklarınızı tema, söyleyiş ve yapı bakımından birbiriyle karşılaştırınız.
Bu metin, şairin "Tanrı Kulundan Dinlediklerim" adlı eserinden alınmıştır. Dört kelimeden oluşan metinde şair kelimelerin yerlerini değiştirerek onlarla yeni kombinasyonlar kurmaktadır. Ancak meydana gelen bağdaşıklıklardan bazılan şiirsel bir yapı kazanırken, bazılan saçma, anlamsız hatta hiç amaçlanmayan bir tema oluşturmaktadır. Sanatçılara bu anlamda sonsuz bir imkân veren dil göstergeleri, bir araya gelirken öncelikle sanatçının söylemek istediğiyle uygunluk gösterip göstermediğine bakılır. Çünkü aslolan, dilin, her türlü düşünce ve duyguyu ifade etme imkânı vermesidir. İkinci olarak şair, dili kullanırken yerleşmiş kuralların dışına çıkamaz. Çünkü dil; oturmuş, geleneği, kuralları olan bir yapıdır. Kişinin kurduğu bağdaşıklıklar hem kendi arasında hem metin düzeyinde birbiriyle ilgili olmak zorundadır.
Kelimeler, metin içindeki değerini, diğer kelimelerle kurduğu ilişkiden alır. Bu, satranç tahtasındaki taşların, değerini diğer taşlarla kurduğu ilişkiden almasına benzer. Satranç taşlan ile dama da oynayabiliriz. Ancak "şah" artık şah olmaktan çıkmıştır ve taşların önemlilik sırası sebebiyle değerleri de değişmiştir. Dama taşlan ile satranç da oynayabiliriz. Ancak o zaman şah ve fili karıştırmak da kolaylaşacaktır.
Bu örneği bir metne uygularsak; karşımıza, alışılmış bağdaştırma ile alışılmamış bağdaştırmanın, kelimeleri metin içinde yapım ve işletme ekleri ile kullanmanın, kelimeye gerçek, mecaz, kinayeli anlam yüklemenin (bağlam) önemi çıkar.
Eğer kelimeler birbirleriyle ilişkiyi öncelikle dil bilgisi kurallarına göre kurmazsa yani bağlaşıklık kuralı işlemezse ortaya bir metin çıkmaz. Kelimeler arasındaki bu ilişki, metni meydana getiren cümleler, paragraflar ve bölümler arasında da vardır.
Metni oluşturan bu birimler hep bir temayı ifade etmek üzere bir araya gelmiştir.
Bu bize, dilin, birbiriyle anlamca ve biçimce ilişkilendirilen öğelerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir yapı olduğunu gösterir.
"Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
-Yaşama!
-Ya hileydim?
Yazar: Mıydım?
Hiç: Şiir" (İsmet Özel)
Bu şiirin kelimelerini (göstergelerini) ister alfabetik, ister dörtlükler-deki sırasıyla sözlükte yer aldığı şekliyle sıralayınız. Bu sıralamadan bir anlamın elde edilemeyeceğini göreceksiniz. Bu kelimeler tek başlarına bir ses ve anlam kaynaşması gösteren birimler olsa da birbirleriyle kaynaşmadıkları için onların yan yana gelmesinden bir anlam çıkmaz. Öyleyse bu göstergelerin ses ve anlam kaynaşması sağlaması için önce bağlaşıklık ilkesine göre bir araya gelmesi gerekir.
Bir dili konuşan veya yazan kişi dil bilgisi kurallarına göre konuşmaz ve yazmaz, İnsanlar bir kültürel ortamda yetiştikleri için dil kurallarını da hazır bulur, öğrenir ve bu ona göre kullanır. Bir metni meydana getiren göstergeler de işte hu yerleşmiş kurallara göre işler ve bir ileti sağlar. Bu kuralların göz ardı edildiği metinler, alıcıya bir ileti göndermez veya eksik, yanlış gönderir. Göstergelerin birbirleriyle ilişkisini sağlayan dilbirimleri yapım ekleri, çekim ekleri, edatlar, bağlaçlar vs.dir. İşte bir metni meydana getiren göstergeler arasında kendini belli eden dil bilgisi kurallarının işleyişine bağlaşıklık diyoruz.
Kaynak: Türk Edebiyatı Öğretmen El Kitabı/ Kâmil Yeşil
Açıklama-2
Bağlam
Sözcük ve sözcük gruplarının cümle içerisinde kazandıkları anlama bağlam denir.
Bir başka tanım: Bir sözcüğün cümle, cümlenin paragraf, paragrafın metin içindeki yerini belirleyen, ondan önce veya sonra gelen sözkonusu sözcük, cümle ya da paragrafın anlamını, değerini belirleyen öğeler bütünü.
BAĞLAŞIKLIK
Bir metinde dil öğelerinin (ek, kelime ve kelime grupları) dil bilgisi kurallarına uyularak yan yana getirilmesine (cümle oluşturulmasına) bağlaşıklık (dil bilgisi bağıntısı) adı verilir. Bağlaşıklık cümlede aşağıda unsurların gerçekleşmesinde etkilidir.
1. Bağlaşıklık cümlede anlam belirsizliğini ve bundan kaynaklanan anlatım bozukluğunu engeller.
Örnek:
Geleceğini annemden duydum.==>
"Onun geleceğini annemden duydum." ve ya "Senin geleceğini annemden duydum."
Yarışmada birinci olduğuna sevindim. ==>
"Senin yarışmada birinci olduğuna sevindim." Ya da "Onun yarışmada birinci olduğuna sevindim."
2. Eklerin eksik veya yanlış kullanılmasına ve bundan doğacak anlatım bozukluğuna engel olur.
Örnek:
Bu çocuklar fakir ülkenin, savaş nedeniyle gerekli eğitimi alamayan çocuklardır.==> Bu çocuklar fakir ülkenin, savaş nedeniyle gerekli eğitimi alamayan çocuklarıdır.
Senin en sevdiğim yanın derslerine düzenli çalıştığındır. ==>
Senin en sevdiğim yanın derslerine düzenli çalışmandır.
3. Dolaylı tümleç eksikliğini ve bundan kaynaklanan anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek: Öğrencileri rahat edecekleri odalara yerleştirip, en iyi imkânları sağladı. ==>Öğrencileri rahat edecekleri odalara yerleştirip onlara en iyi imkânları sağladı.
Burada daha çok eski arkadaşlarını arıyor, hasret duyuyordu. ==>
Burada daha çok eski arkadaşlarını arıyor, onlara hasret duyuyordu.
4. Nesne eksikliklerini ve bundan kaynaklanan anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek: Televizyona çok bakıyor, akşama kadar kapatmıyor.
==> Televizyona çok bakıyor, televizyonu akşama kadar kapatmıyor.
Herkesin fikrine saygı gösteriyor, dinliyor.
==> Herkesin fikrine saygı gösteriyor, onları dinliyor
5. Özne eksikliğini ve bundan kaynaklanan anlatım bozukluklarını engeller:
Örnek:
Kapıya dayanmayın, dün boyandı. ==> Kapıya dayanmayın, kapı dün boyandı.
Nüfus sayımı bu yıl yapıldı, bir hayli artmış==> Nüfus sayımı bu yıl yapıldı, nüfusumuz bir hayli artmış.
6. Fiilin veya yardımcı fiilin yanlış kullanılmasını ve bundan doğan anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek:
Ekşiyi az, acıyı ise hiç sevmezdi ==> Ekşiyi az sever, acıyı ise hiç sevmezdi.
Kitap için kendine verilen paranın eksik ve yeterli olmadığını söyledi. ==>
Kitap için kendine verilen paranın eksik olduğunu ve yeterli olmadığını söyledi.
Bu davranışıyla bize yarar mı sağladı zarar mı belli değil. ==>
Bu davranışıyla bize yarar mı sağladı zarar mı verdi belli değil.
7. Kelimelerin cümle içinde yanlış yerde kullanılmasını ve bundan kaynaklanan anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek: Alınan bu karar savaşta askerin daha çok ölmesine neden oldu ==> Alınan bu karar savaşta daha çok askerin ölmesine neden oldu.
İzinsiz inşaata girilmez ==> İnşaata izinsiz girilmez.
8. Gereksiz kelime kullanılmasını ve bundan doğacak anlatım bozukluklarını engeller:
Örnek: Yalnız gitmekten korkmuş, annesiyle birlikte gitmiş. ==> Yalnız gitmekten korkmuş, annesiyle gitmiş
Yüksek sesle bağırmana gerek yok ==> Bağırmana gerek yok.
9. Tamlama yanlışlıklarını ve bundan doğacak anlatım bozukluklarını engeller:
Örnek: Kaza yerine birçok askerî ve polis aracı geldi ==> Kaza yerine birçok askerî araç ve polis aracı geldi
Bu önlemler ekonomik ve sağlık açısından olumlu sonuçlar verdi ==> Bu önlemler ekonomik açıdan ve sağlık açısından olumlu sonuçlar verdi
10. Etken ve edilgen fiillerin bir arada kullanılmasını ve bundan doğacak anlatım bozukluklarını engeller:
Örnek:
Bütün yemekleri hazırlayıp bir kenara koyulmalıdır. ==>"Bütün yemekleri hazırlayıp bir kenara koymalıdır." veya Bütün yemekler hazırlanarak bir kenara koyulmalıdır.
Bazı yolcuların giriş işlemleri yapmaya başlandı.>> Bazı yolcuların giriş işlemleri yapılmaya başlandı.
11. Ek fiilin kullanılmamasını ve bundan doğacak anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek:
Boyu kısa bedeni de pek biçimli değildi.==> Boyu kısaydı bedeni de pek biçimli değildi.
O yaşlı şair geleneklere bağlı, ama yeniliklere kapalı değildi. >> O yaşlı şair geleneklere bağlıydı, ama yeniliklere kapalı değildi.
12. Farklı yüklemlerin aynı özneye bağlanmasını ve bundan doğacak anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek:
Hiç kimse okula gelmedi, geziye gitti. >> Hiç kimse okula gelmedi, herkes geziye gitti.
Annem hiçbirimizi azarlamaz, severdi. >> Annem hiçbirimizi azarlamaz, hepimizi severdi.
Her gün okula geç geliyor, erken gelmiyor. >> Her gün okula geç geliyor hiç erken gelmiyor.
Herkes konuşuyor, ders dinlemiyor. >> Herkes konuşuyor, hiç kimse ders dinlemiyor.
BAĞDAŞIKLIK
Dil öğelerinin (ek, kelime ve kelime grupları) aralarında oluşturdukları anlam bağıntılarına bağdaşıklık denir. Kelimelerin yeni bir anlam ifade etmek için yan yana gelerek oluşturdukları söz gruplarına bağdaştırma denir. Bağdaşıklık cümlelerde aşağıdaki durumlarda etkili olarak anlam bozukluklarını engeller.
1. Birbiriyle çelişen ifadelerin bir arada bulunmasını ve bundan doğabilecek anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek: Sanırım bu işi mutlaka kabul edecektir. >>
Bu işi mutlaka kabul edecektir veya Sanırım bu işi kabul edecektir.
Gönderdiğim paketi eminim bugüne kadar almış olmalısınız.>>
Gönderdiğim paketi eminim bugüne kadar aldınız veya Gönderdiğim paketi bugüne kadar almış olmalısınız.
2. Olumlu ve olumsuz durumlarda kullanılacak fillerin karıştırılmasını ve bundan doğabilecek anlatım bozukluklarını engeller: ( Olumlu durumlar için: sağladı, vesile oldu, sağladı; olumsuz durumlar için ise: neden oldu, sebep oldu, yol açtı vb. fiiller kullanılır.
Örnek:
Bana yardım ederek kısa sürede işi bitirmeme sebep oldu. ==>
Bana yardım ederek işi kısa sürede bitirmemi sağladı.
Laf taşıyarak aralarının bozulmasına katkıda bulundu. ==>
Laf taşıyarak aralarının bozulmasına sebep oldu.
3. Cümlenin kurumundaki mantık hatalarını ve bundan kaynaklanan anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek:
Sigara içmeye devam ederseniz ölürsünüz hatta kanser bile olursunuz. ==> Sigara içmeye devam ederseniz kanser olursunuz hatta ölürsünüz.
Bırakın düşmeden yürümeyi koşamaz bile o.==>
Bırakın koşmayı düşmeden yürüyemez bile o.
4. Yakın sesli ve ya yakın anlamlı kelimelerin anlamlarının birbiriyle karıştırılmasını ve bundan doğacak anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek:
Başvurduğu işyerinden son öğretim durumunu gösterir belge istediler. ==> Başvurduğu işyerinden son öğrenim durumunu gösterir belge istediler
Yunus'un saçları büyümüş. ==> Yunus'un saçları uzamış.
5. Deyimlerin yanlış kullanılmasını ve bundan kaynaklanacak anlatım bozukluklarını engeller.
Örnek: O kadar sinirliydi ki yüzünden dökülen bin parçaydı. ==>
O kadar sinirliydi ki yüzünden düşen bin parçaydı.
Çocuk, arkadaşlarının dediklerine kulak astığı için bu duruma düştü.==>
Çocuk arkadaşlarının dediklerine kulak asmadığı için bu duruma düştü.
Adam hâkimin odasının önünden geçerken içeriye göz gezdirdi.==>
Adam hakimin odasının önünden geçerken içeriye göz attı
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Bakış Açısı nedir Tanrısal bakış açısı, İlahi bakış açısı, Gözlemci bakış açısı, Kahraman Bakış açısı
Bakış Açısı
Bakış açısını şöyle tarif edebiliriz:Herhangi bir varlık, olay ve insan karşısında, sahip olduğumuz dünya görüşü, hayat tecrübesi, kültür, yaş, meslek, cinsiyet, ruh hali ve yere göre aldığımız algılama, idrak etme ve yargılama tavrıdır.
1) Hakim Bakış Açısı (İlahi/Tanrısal Bakış Açısı): Yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak olan her şeyi bilir, görür ve duyar. Kahramanların gönlü veya kafasından geçenleri okumaya kadar uzanır. Anlatıcı, anlattığı olayların dışında durur, gören durumundadır. Yazarın dilini kullanır ve bu sebeple ona “yazar-anlatıcı” da denilir.
Zaman zaman okuyucu ile diyaloga girmekten, onlarla sohbet etmekten ve onlara yol göstermekten geri durmazlar.”Lafa nasıl başlayacağını düşünüyor ve…”
2) Kahraman Bakış Açısı (Birinci Tekil/Ben Anlatıcı): Kahramanlardan birisidir. Bu anlatıcı, aynı zamanda olay örgüsünün bütün yükünü üstlenen asıl kahraman olabileceği gibi, daha da geri planda yer almış kahramanlardan biri de olabilir. Bir insanın sahip olduğu veya olabileceği bilme, görme, duyma, yaşama imkanları ile sınırlıdır.
Her zaman kendi yaşadıkları,bildikleri, duydukları ve hissettiklerini öne çıkarır. Kahraman anlatıcının söz konusu olduğu roman ve hikayeler, çoğunlukla “otobiyografik” karakterlidir.
Kahraman anlatıcı, kendi dil ve üslubunu kullanır ve birinci tekil şahıs ağzıyla konuşur. Okuyucu ile daha sıcak, samimi ve inandırıcı bir diyalog kurmasıyla okuyucuya daha yakındır. Özellikle eserin tarzında kaleme alınması, bu etkiyi daha çok güçlendirir.
“Çok çalışıyorum. Onlardan ziyade kendim için…”(Reşat Nuri Güntekin- Çalıkuşu)
Bu sıkıntıların başında “bakış açısı”ndaki sınırlılık gelir. Böyle bir anlatıcıyı tercih etmiş olan bir yazar, eserinin itibari dünyası çok büyük ölçüde tek bir kişinin yaşadıkları, bildikleri, gördükleri, yorumları ile sınırlandırmış olur ki, hakim bakış açılı anlatıcıya göre, bu, çok daha geniş imkanların bir tarafa itilmesi anlamına gelir.
Bir başka sıkıntı, okuyucunun, anlatıcı ile yazar arasında ilişki kurma kolaycılığına zemin hazırlamasıdır. Pek çok okuyucu, hatta eleştirmen, ciddi bir araştırmaya lüzum görmeden eserdeki ben anlatıcı ile yazarı özdeşleştirmeye kalkışır.
3)Müşahit/Gözlemci Bakış Açısı: İtibarı dünyada olup bitenleri, sadece müşahede etmekle yetinir. İkinci aşamada da gözlemlerini adeta bir tarafsızlığı ile okuyucuya nakleder. Bir “yansıtıcı” konumundadır. Çok daha az bilgilidir. Onun bilme,görme,duyma yetenekleri geçmiş ve geleceğe uzanmadığı gibi, kahramanların ruh hallerine de yetişemez.
Hem üçüncü tekil hem de birinci tekil olabilir. Anlatıcının bakış açısı sınırları ve anlattıkları karşısındaki tutumuna dikkat etmek zorundadır.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
DİLİN İŞLEVLERİ
1.GÖNDERGESEL İŞLEV:
Bir ileti dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi için düzenlenerek oluşturulmuşsa dil göndergesel işlevde kullanılmıştır. Bu başka bir ifadeyle dilin bilgi verme işlevidir. Burada amaç, gönderge konusunda doğru, nesnel, gözlemlenebilir bilgi vermektir. Bu işlev daha çok kullanma kılavuzlarında, nesnel anlatılarda, bilimsel bildirilerde, kısa not ve özetlerde karşımıza çıkar.
ÖRNEK: “ Hegel’in felsefesinin çıkış noktası bilim değil, tarihtir.”
2.HEYECANA BAĞLI İŞLEV:
Bir ileti, göndericinin iletinin konusu karşısındaki duygu ve heyecanlarını dile getirme amacıyla oluşturulmuşsa dil heyecana bağlı işlevde kullanılmıştır. Bu işlev, göndericinin kendi iletisine karşı tutum ve davranışını belirtir. Bu işlevde çoğunlukla duygular, heyecanlar, korkular, sevinç ve üzüntüler dile getirilir.
Dilin göndergesel işlevinde nesnellik, heyecana bağlı işlevinde öznellik hâkimdir. Özel mektuplarda, öznel betimlemeler ve anlatılarda, lirik şiirlerde, eleştiri yazılarında dilin heyecana bağlı işlevinden sıkça yararlanılır.
ÖRNEK: “Ben bu davranışınızı etik bulmuyorum, siz yanlış davranıyorsunuz.”
3.ALICIYI HAREKETE GEÇİRME İŞLEVİ:
Bu
işlevde ileti alıcıyı harekete geçirmek üzere düzenlenmiştir. İletinin bir çeşit çağrı işlevi gördüğü bu işlevde amaç, alıcıda bir tepki ve davranış değişikliği yaratmaktır. Propaganda amaçlı siyasi söylevler, reklâm metinleri, genelgeler, el ilanları genellikle dilin bu işleviyle oluşturulur. Dilin alıcıyı harekete geçirme işleviyle hazırlanan metinlerde gönderici, iletiyi alanı işin içine sokmayı, onu sorgulamayı ister.
ÖRNEK: “Sınıfı hemen terk et.”
4.KANALI KONTROL İŞLEVİ:
Bir ileti, kanalın iletiyi iletmeye uygun olup olmadığını öğrenmek amacıyla düzenlenmişse dil, kanalı kontrol işlevinde kullanılmıştır. Gönderici ile alıcı arasında iletişimin kurulmasını, sürdürülmesini ya da kesilmesini sağlayan bu işlevde iletinin içeriğinden çok iletişimin devam ettirilmesi olgusu ağır basar. Törenlerde, uzun söylevlerde, aile yakınları ya da sevgililer arasındaki konuşmalarda; dilin kanalı kontrol işlevini yansıtan iletiler sıkça kullanılır.
ÖRNEK: “Beni anladınız değil mi?”
5.DİL ÖTESİ(ÜST DİL)İŞLEVİ:
Bir ileti dille ilgili bilgi vermek üzere düzenlenmişse o iletide dil, dil ötesi işlevde kullanılmıştır. Dilin dil ötesi işlevinde iletiler, dili açıklamak, dille ilgili bilgi vermek için düzenlenir. Daha çok bilimsel metinlerde ve öğretme amaçlı konuşmalarda karşımıza çıkan ve “yani, demek istiyorum ki, bir başka deyişle” gibi sözcüklerde kendini gösteren dil ötesi işleve, günlük yaşamda da sıkça başvurulur.
ÖRNEK: “Beni yanlış anlamayın, ben bu sözcüğü
mecaz anlamda kullandım.”cümlesinde ileti, dille ilgili bilgi vermek, başka bir iletiyi açıklamak üzere düzenlenmiştir.
6.ŞİİRSEL(SANATSAL)İŞLEV:
Bir iletinin iletisi kendisinde ise dil şiirsel işlevde kullanılmıştır. Dil bu işlevde kullanıldığında iletinin iletmek istediği husus, iletinin kendisindedir. Bu durumda ileti, kendi dışında herhangi bir şeyi ifade etmez, yansıtmaz. Obje iletinin kendisidir. Örneğin dilin şiirsel işlevde kullanıldığı metinler olan lirik anlatılarda ve
şiirlerde şiirin amacı o şiirin kendisidir. Şiirsel metinler, kendinden başka bir şeyi ifade etmeye ihtiyaç duymaz, bir şiir sadece şiir olduğu için önemli ve anlamlıdır, yani şiirin gerçeği, şiirin kendisidir. Dilin şiirsel işleviyle kullanıldığı metinlerde gönderici alıcıda hissettirmek istediği etkileri uyandırmak için, dili istediği gibi kullanır, yani kendi özgün üslubunu oluşturmak için bir anlamda dili yeniden yaratır. Edebi sanatlardan, karşılaştırmalardan, çağrışım gücü yüksek sözcüklerden yararlanarak imgeler oluşturur, sözcükleri daha çok yan ve mecaz anlamlarda kullanır. Edebi metinlerde dil şiirsel işlevde kullanılır.
Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.
Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.
İnsanoğlu, toplu hâlde yaşamaya mecbur ve muhtaç olan bir canlı türüdür. Hiçbir insan tek başına yaşayamaz. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri için, aralarında birtakım ortak özelliklerin bulunması gerekir. İnsanları bir araya getirip aralarında ortak duygusal bağlar kuran vasıtalardan birisi de dildir. Dilin insanlar arasında iletişimi sağlaması, onun çok küçük bir yönünü ifade etmektedir. Dil, asla mekanik değil, duygusal bir iletişim aracıdır. Dilin asıl işlevi, insanlar arasında doğal, duygusal ve ruhsal bağlar kurmasıdır.
Böylelikle diller, insan topluluklarını birbirlerine yaklaştırarak “millet” adı verilen sosyal kurumun oluşmasına zemin hazırlarlar. Bu yönüyle dil, milleti oluşturan bireyler arasında tam bir birleştirici unsur görevini üstlenir. Onları duygu, düşünce, hayal ve en önemlisi dış dünyayı algılama açısından birbirine yaklaştırır. Dil sayesinde ortak duygu, düşünce ve ideallere sahip olan bireyler arasında, aynı zamanda ortak bir şuur da oluşur. Bu şuur ferdî şuurun çok ötesinde millî bir şuurdur. Millî şuur ise, bir milleti ayakta tutan, geçmişini hatırlatan, değerlerini bugüne taşıyan, bugününü en güzel şekilde yaşatan ve bütün bunları kapsayacak şekilde geleceğe yön veren hareketlerin bütünüdür.
İleti, dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi amacıyla düzenlenerek oluşturulmuşsa dilin “göndergesel işlev”de; ileti, göndericinin iletinin konusu karşısındaki duygu ve heyecanlarını dile getirme amacıyla oluşturulmuşsa dilin “heyecana bağlı işlev”de; ileti, alıcıyı harekete geçirmek üzere düzenlenmişse dilin “alıcıyı harekete geçirme işlevi”nde; ileti, kanalın iletiyi iletmeye uygun olup olmadığını öğrenmek amacıyla düzenlenmişse “kanalı kontrol işlevi”nde; ileti, dille ilgili bilgiler vermek üzere düzenlenmişse “dil ötesi işlev”de ve iletinin iletisi kendinde ise dilin “şiirsel işlevi”nde (Poetik) kullanıldığı vurgulanır. Edebî metinlerde, şiirsel işlevinin hakimiyetinde dilin diğer işlevlerinin de kullanıldığı belirtilir. Bazı metinlerde, birkaç işlevin birlikte kullanılabileceği sezdirilir. Dil “şiirsel işlevi”nde kullanıldığında iletinin iletmek istediği husus, iletinin kendisinde aranmalıdır. Bu durumda ileti kendi dışında herhangi bir şeyi, herhangi bir olguyu ifade etmez, yansıtmaz. Obje iletinin kendisidir. Ancak bu, iletinin insandan, hayattan ve yaşanılan dünyadan soyutlanması değildir. Burada sanata özgü gerçeklik vurgulanmalıdır.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!